Kadın mı, Kaplan mı? – Frank Stockton – Çeviren: Didem Çelenk

Mark Rothko

Çok eski zamanlarda, bir yanı barbar kalmış bir kral yaşardı. Fikirleri, uzaklardaki Latin komşularının da etkisiyle bir nebze yumuşuyor olsa da, barbar yanı hâlâ geniş, görkemli ve sınırsızdı. Hayal gücü taşkın, otoritesi ise karşı konulmazdı; öyle ki, aklına gelen her hevesi, iradesiyle gerçeğe dönüştürürdü. Kendine dönük olmaya meyilliydi ve bir konu üzerinde kendisiyle mutabakata vardığında, o iş muhakkak yapılırdı. Hem evde hem de devlet yönetimindeki düzen kesintisiz sürdüğünde, doğası yumuşak ve hoşgörülü olurdu; ancak ufak bir aksaklık belirdiğinde, herhangi bir çark yerinden oynadığında, daha da nazik ve sevecen bir hale bürünürdü. Zira eğriyi doğrultmaktan ve çıkıntı olanı ezip dümdüz etmekten aldığı haz hiçbir şeyle kıyaslanamazdı.

Barbarlığının törpülenmesine katkı sağlayan yabancı etkilerden biri de halk arenası fikriydi. Burada hem insanın hem de hayvanın cesaretini sergilediği gösterilerle, tebaasının zihni inceltilir ve eğitilirdi. Tebaasının zihinsel yetilerini geliştirmeye uygun bir amaç taşıyordu bu arena. Çevresini saran galerileri, gizemli mahzenleri ve görünmez geçitleriyle bu muazzam amfitiyatro, şiirsel adaletin bir aracıydı. Suçun cezası burada kesilir, erdem ise burada ödüllendirilirdi; üstelik, tarafsız ve bozulmaz bir kaderin hükmüyle.

Bir tebaa, kralın ilgisini çekecek kadar önemli bir suçla itham edildiğinde, belirlenen bir günde onun kaderinin kralın arenasında belirleneceği halka ilan edilirdi. Her zerresiyle kral olan bu adam, geleneklere yalnızca kendi hevesine uyduğu sürece bağlı kalırdı. Halk, galerilerde toplanıp yerini aldığında ve kral, maiyetiyle birlikte arenanın bir yanında, görkemli tahtına kurulup oturduğunda, bir işaret verirdi. Hemen ardından, tahtının altındaki kapı açılır ve suçlanan kişi amfitiyatroya adım atardı. Onun tam karşısında, yan yana duran ve birbirinden ayırt edilemeyen iki kapı bulunurdu. Yargılanan kişinin görevi ve aynı zamanda ayrıcalığı, bu kapılardan birine doğrudan yönelip onu açmaktı. Hangi kapıyı seçeceği tamamen ona bağlıydı; onu yönlendirecek ya da etkileyecek hiçbir şey yoktu, yalnızca daha önce de bahsedildiği gibi, tarafsız ve bozulmaz kaderin hükmü vardı.

Eğer bir kapıyı açtığında içinden, bulunabilecek en vahşi ve en acımasız aç bir kaplan çıkarsa, hayvan anında üzerine atılıp onu paramparça ederdi; böylece işlediği suçun cezası anında kesilmiş olurdu. O anda, hüzünlü demir çanlar çalınır, arenanın dış çeperlerine yerleştirilmiş ücretli yas tutanlar ağıtlar yakar ve büyük kalabalık, başları eğik ve kalpleri kederle dolu bir halde, böylesine genç ve güzel yahut yaşlı ve saygın birinin böylesine korkunç bir sona mahkûm olmasına derin bir üzüntüyle evlerine dönerdi.

Fakat eğer suçlanan kişi diğer kapıyı açarsa, içinden, majestelerinin halkı arasından onun yaşına ve toplumsal statüsüne en uygun gördüğü genç ve güzel bir eş çıkardı. Ve bu eşle, masumiyetinin ödülü olarak derhal evlendirilirdi. Onun zaten bir eşinin ve ailesinin olup olmadığı yahut gönlünü kendi seçtiği birine kaptırıp kaptırmadığı hiç önemli değildi; kral, böylesine tali meselelerin, büyük adalet ve mükâfat düzenine müdahale etmesine asla izin vermezdi.Tıpkı diğer ihtimalde olduğu gibi, merasim anında ve arenada gerçekleşirdi. Kralın tahtının altındaki bir başka kapı açılır, içinden bir rahip çıkar, onu ilahiler söyleyenler ve  ritmik adımlarla dans eden genç kızlar takip ederdi. Rahip, arenanın ortasında bekleyen çifti kutsar ve düğün vakit kaybetmeksizin coşkulu bir şekilde icra edilirdi. Bu, kralın yarı-barbar adalet anlayışının bir yansımasıydı. Onun kusursuz adaleti aşikârdı. Suçlanan kişi, hangi kapının ardından bir eş çıkacağını asla bilemezdi; içlerinden birini tamamen kendi iradesiyle açar, ancak bir sonraki anda parçalanacak mı, yoksa evlendirilecek mi olduğunu kestiremezdi. Bazen kaplan bir kapının ardında olurdu, bazen ise diğerinin. Bu mahkemenin verdiği hükümler yalnızca adil değil, aynı zamanda kesin ve kaçınılmazdı: Kralın arenasında alınan kararlardan kaçış yoktu.

Bu kurum halk arasında büyük bir ilgiyle karşılanıyordu. Belirsizlik unsuru, olaya olağanüstü bir cazibe kazandırıyordu. Böylece halk hem eğleniyor hem de tatmin oluyordu; dahası, toplumun düşünen kesimi dahi bu düzenin adaletsiz olduğuna dair hiçbir eleştiri getiremiyordu. Zira, nihayetinde, suçlanan kişi kendi kaderini bizzat kendi elleriyle belirlemiyor muydu?

Bu barbarlığın keyfinden bir türlü vazgeçemeyen kralın, ruhu en az kendi kadar tutkulu ve buyurgan bir kızı vardı. Bu kız kralın göz bebeğiydi ve dünyadaki herkesten daha çok seviliyordu. Kralın maiyetinde, asaletinin inceliği ile toplumsal mevkiinin düşüklüğü arasında sıkışıp soylu kadınlara âşık olan klasik roman kahramanları gibi genç bir adam bulunuyordu. Olmaz denen oldu kralın kızına âşık oldu. Bu genç adam, yakışıklılığı ve cesaretiyle krallıkta eşi benzeri olmayan biri olduğundan, prenses onun sevgisinden fazlasıyla memnundu. Ve onu, içinde bir parça barbarlık barındıran, bu yüzden de son derece ateşli ve sarsılmaz bir tutkuyla seviyordu. Bu aşk aylarca mutlu bir şekilde sürdü, ta ki bir gün kral bu ilişkinin varlığını keşfedene dek. Kral kendi görevine dair en ufak bir tereddüt duymadı. Genç adam derhal zindana atıldı ve yargılanacağı gün belirlendi. Bu, elbette ki, son derece mühim bir olaydı; majesteleri kadar halkın da merakı ve ilgisi, bu davanın gidişatına ve sonucuna fazlasıyla yoğunlaşmıştı. Böylesine bir olay daha önce hiç yaşanmamıştı; hiçbir tebaanın bir kralın kızını sevmeye cüret ettiği görülmemişti.

Krallığın kaplan kafesleri tarandı; arenaya çıkacak en vahşi, en acımasız canavarın seçilebilmesi için en yırtıcı yaratıklar arasından bir seçim yapıldı. Aynı zamanda, genç adamın, kaderin ona bambaşka bir son yazmaması hâlinde evleneceği kadının belirlenebilmesi için, ülkenin dört bir yanındaki genç ve güzel kızlar, yetkin yargıçlar tarafından titizlikle incelendi. Elbette herkes, suçlanan gencin suçunu biliyordu. O, prensesi sevmişti ve ne kendisi ne prenses ne de başkaları bu gerçeği inkâr etmeye çalışıyordu. Ancak kral, bu tür bir hakikatin, büyük bir haz ve tatminle izlediği mahkeme sürecine gölge düşürmesine asla müsaade etmezdi. Neticede, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, genç adam hakkında bir karar verilecek ve kaderi kesinleşecekti. Kral ise keyifle, olayların seyrini izleyecek, böylece gencin prensesi sevmesinin gerçekten bir hata olup olmadığını belirleyen hükmün tecelli edişini büyük bir zevkle gözlemleyecekti.

Belirlenen gün geldi çattı. Uzak yakın demeden halk, büyük galerileri doldurmak üzere arenaya akın etti; içeri giremeyen kalabalıklar ise dış duvarlarda toplandı. Kral ve eşrafı da yerlerini almıştı; tam karşılarında, yan yana duran, korkunç benzerlikleriyle ürpertici olan o kader kapıları duruyordu. Her şey hazırdı. İşaret verildi. Kralın oturduğu yerin altındaki kapı açıldı ve prensesin sevgilisi arenaya adım attı. Uzun boylu, yakışıklı ve göz alıcı bir gençti; onun görkemli görünüşü, tribünlerden hafif bir hayranlık ve endişe uğultusu yükseltmişti. Seyircilerin yarısı, böyle görkemli bir delikanlının aralarında yaşadığını dahi bilmiyordu. Prensesin ona neden âşık olduğu ortadaydı! Ancak şimdi, burada olması ne korkunç bir kaderdi!

Genç adam arenanın ortasına doğru ilerlerken, geleneğe uygun olarak krala dönüp selam vermek üzere başını eğdi. Gözleri, babasının sağında oturan prensese kilitlenmişti. Eğer doğasında bir parça barbarlık olmasaydı, muhtemelen prenses böyle bir güne tanıklık etmeyi kaldıramazdı; fakat içindeki ateşli ruh, böylesine dehşet verici bir şekilde ilgisini çeken bir olaydan uzak kalmasına asla izin verdi. Sevgilisinin kaderinin kralın arenasında belirleneceği ilan edildiği andan itibaren, genç kızın zihni gece gündüz bu büyük olaydan ve onunla bağlantılı sayısız düşünceden başka bir şeyle meşgul olmamıştı. Daha önce böylesine bir davayla ilgilenmiş hiç kimseden çok daha fazla güce, nüfuza ve iradeye sahipti ve kimsenin yapmadığını yapmıştı: kapıların sırrını ele geçirmişti. Prenses yalnızca hangi kapının ardında, yüzü utangaç bir kızarıklıkla parlayan o genç kadının beklediğini bilmekle kalmıyordu; onun kim olduğunu da biliyordu. Eğer sevgilisi suçsuz bulunursa, ödül olarak onunla evlendirilecek olan bu genç kadın, saray maiyetinin en güzel ve en zarif kızlarından biriydi. Ve prenses ondan nefret ediyordu. Gerçek olan şuydu ki, o kız güzeldi ve prensesin sevgilisine birkaç defa gözlerini kaldırmaya cüret etmişti. İşte bu yüzden, atalarından kendisine miras kalan o vahşi kanın hücumuyla, sessiz kapının ardında utanç ve korkuyla bekleyen o kadına karşı derin bir nefret besliyordu.

Sevgilisi ona döndüğünde ve gözleri, ölüm gibi solgun oturan prensesin gözleriyle buluştuğunda, tek bir bakışla gerçeği anladı. Ruhları birbirine böylesine kenetlenmiş olanların sahip olduğu o keskin sezgiyle, prensesin kaplanın hangi kapının ardında pusuda beklediğini ve hangi kapının ardında genç kadının durduğunu bildiğini fark etti. Aslında, onun bunu bileceğinden başından beri emindi. Prensesin doğasını tanıyordu; hiçbir şeyin, bu sırrı keşfedene kadar ona huzur vermeyeceğini biliyordu. Kral dahi bilmiyor olabilirdi ama prenses mutlaka öğrenirdi.

O anda, genç adamın hızlı ve endişeli bakışı, kelimesiz ama apaçık bir soru sordu: “Hangi kapı?” Prenses, onun bu soruyu yüksek sesle haykırmasından farksız bir açıklıkla anlamıştı. Kaybedecek tek bir an bile yoktu. Soru bir anlık bir bakışla sorulmuştu; yanıt da aynı hızla verilmeliydi. Sağ kolu, önündeki yastıklı parmaklığa dayanıyordu. Elini hafifçe kaldırdı ve çabuk, ama neredeyse fark edilmez bir hareketle sağa doğru işaret etti. Bunu sadece sevgilisi gördü; arenadaki adamdan başka kimsenin gözü onun üzerindeki bu küçük işareti yakalayamadı. Herkesin bakışları, gözlerini ölümle ya da kaderle karşı karşıya olan genç adamın üzerine dikmişti. Genç adam döndü ve kararlı, hızlı adımlarla boş alanı geçti. Arenadaki herkesin yüreği duracak gibi oldu, nefesler tutuldu, gözler tek bir noktaya kilitlendi. En ufak bir tereddüt göstermeden sağ kapıya yöneldi ve kapıyı açtı.

Ve işte hikâyenin can alıcı noktası burada: O kapıdan kaplan mı çıktı, yoksa genç kadın mı?

Bu soruyu ne kadar çok düşünürsek, cevabını vermek o kadar zorlaşıyor. Zira mesele, insan kalbinin en karmaşık labirentlerine açılan bir yolculuğu gerektiriyor —ve bu labirentler, tutkunun kör çıkmazlarıyla dolu. Bunu, sevgili okuyucu, kendi kararın gibi değil, içini kıskançlık ve umutsuzluk ateşiyle kavrulmuş, biraz barbar tabiatlı bir prensesin kararı olarak düşün. O, sevdiğini kaybetmişti, ama onu kim kazanmalıydı?

Kaç kez, uyanık saatlerinde ve düşlerinde, sevgilisinin kapıyı açtığını ve karşısında, kana susamış kaplanın parlayan dişlerini bulduğunu hayal etmişti? Kaç kez bu dehşet verici düşünceyle ürpermiş, yüzünü elleriyle kapamıştı?

Fakat onu diğer kapının önünde kaç kez hayal etmişti? Kaç kez, içini kemiren hayallerinde, sevgilisinin o kapıyı açarken yaşadığı tarifsiz sevinçle irkildiğini görmüş, dişlerini sıkıp saçlarını yolmuştu? Kapıyı açar açmaz, yanakları utançtan pembeleşmiş, gözleri zafer ışıltısıyla parlayan o kadına doğru koştuğunu gördüğünde, ruhu nasıl da acıyla kavrulmuştu! Onun hayata yeniden kavuşmanın coşkusuyla parlayan bedeniyle, o kadınla el ele arenadan çıktığını gördüğünde… Halkın sevinç çığlıklarını, mutlu çanların delicesine çalınışını duyduğunda… Rahibin neşeli maiyetini peşine takarak gelip onları karı koca ilan ettiğini izlediğinde… Ve sonra, çiçeklerle bezenmiş yolda, arenanın dışına birlikte yürüdüklerini, arkalarında yankılanan coşkulu kalabalığın çığlıkları arasında kendi çaresiz feryadının yitip gittiğini gördüğünde…

Kararını bir an içinde vermiş gibi görünse de, aslında günler ve geceler boyu süren acı dolu bir muhakemenin ardından bu noktaya varmıştı. Sevgilisinin ona soracağını biliyordu. Ne cevap vereceğine karar vermişti. Ve en ufak bir tereddüt göstermeden, elini sağa doğru kaldırmıştı.

Bu, hafife alınacak bir mesele değil. Ve benim, bu soruya nihai cevabı verebilecek kişi olduğumu iddia etmek gibi bir haddim yok. O yüzden bu soruyu sizlere bırakıyorum:

Açılan kapıdan çıkan, kadın mıydı, yoksa kaplan mı?

***

– Frank Stockton

Çeviren: Didem Çelenk

Bu yazı Çeviri Öykü kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Kadın mı, Kaplan mı? – Frank Stockton – Çeviren: Didem Çelenk için bir cevap

  1. Seda Akgün der ki:

    Daha önce hiç duymadığım bir öyküyü okumak ne güzel oldu ve sanki türkçe yazılmışçasına çeviri kokmuyor. Tebrik ediyorum🌟🌟🌟🌟🌟

Seda Akgün için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir