
Pamela Colman Smith
Selin’in zoruyla geldiğimiz bu kafe, loş ışığı ve çürümüş ahşap kokusuyla sanki görünmez bir törenin eşiğindeydi. Elinde ahşap bir kutu taşıyan bir kadın masamıza yaklaştı. Belki gerginliğimden, belki de zamanın bir anlığına eğrilmesinden midir, bilinmez, o sırada ortama tuhaf bir uğultu yayıldı. Selin, gecelerime sızan rüyalar yüzünden sürüklemişti beni buraya.
Kadın kartları masaya yaydığında içimdeki gerginlik daha da sıkıştı. “Kartlar,” alçak bir sesle çıktı ağzından, “bilinçaltını okur.” Önümde renkler, figürler, çizgiler birbirine karışıyordu. İlk kartı çevirdi: Kule. Yıldırımla parçalanan taş duvarlar, boşluktan düşen insanlar… Gözümün önüne çocukluğumuzun mutfağı geldi. Annemin elinden kayıp düşen kavanozun tiz çığlığı, babamın kapıyı çarpıp gidişi. Dönmeyecek. Bizim ev de böyle yıkılmıştı, düşenlerin sesini hâlâ içimde duyuyorum.
Peşinden ikinci kart geldi: Aziz. Kadının sesi ağır ağır döküldü: “Gelenek, sabit fikir, muhafazakârlık.” “Babam,” dedim hemen. Sesli mi söyledim yoksa yalnızca içimden mi geçirdim, bilmiyordum. Neyi giymem gerektiğini, hangi mesleği seçeceğimi, hangi sesi taşıyacağımı, hangi sessizlikte kalacağımı hep o söyledi. Kendi sesim, onun gölgesinde boğuldu.
Üçüncü kart: Şeytan. Keçi benzeri grotesk bir yaratık, önünde zincirlenmiş iki insan. “İhanet mi, bağımlılık mı?” diye sordu. Avuçlarımın terlediğini hissettim. Gözümün önünde eski sevgilim belirdi. Onun gölgesine tutunarak yaşamış, her nefesimi ondan almıştım. Zincirler kendi ellerimle sıkılmıştı. O, nefessiz kalınca başka birine sığındı. Aldatıldığımı sandım ama en çok ben terk etmiştim kendimi.
Dördüncü kart: Âşıklar. Kartı görünce kalbim hızlandı. Kadın, yüzüme imalı bir bakış fırlattı: “Arada kalmışlık, kararsızlık,” dedi. Sandığım gibi değildi. İçimden bir düşünce geçti: Kendi olamayışım. Bir yanım annemin sesi, diğer yanım kendi susuşum. Arada sıkışıp kaldım.
İçim daraldı. Hiç bilmediğim bir odada, tanımadığım bir kadının karşısında çırılçıplak kalmış gibiydim. Kadının eli istemsizce beşinci karta uzandı: Ay. Küskün bir ayın altında bir kurtla bir köpek. “Korkular,” diye fısıldadı. “Rüyalarında gördüklerin, korkuların.” Selin, sessiz bir bakış attı. O an boğazıma görünmez bir el dayandı sanki. Kan ter içinde uyandığım geceleri düşündüm; çocukluğumda aşamadıklarımı, yetişkinliğimde uykularıma sızdırdığımı.
“Son kart,” dedi kadın. Elini elimin üzerine koydu, gözleriyle yüzümü okşar gibi baktı. Garip bir ferahlık çöktü üstüme. Kartı çekti ama bir süre masaya bırakmadı. Yüzünde, insanın içine işleyen sıcak bir tebessüm belirdi. “Güneş,” dedi sonunda. Altın sarısı bir ışık, günebakanlar, çıplak ve mutlu bir çocuk. Oğlum geldi aklıma. Geçmişi susturan bir melodiye benzeyen kahkahasını düşündüm. Kehanet değil, bir hatırlatmaydı: oğlumun kahkahasına gölge düşürmemek için hâlâ bir şansım vardı.
Kadın kartları topladı. Bir süre sessiz kaldı, sonra gözlerime baktı: “Kule, Aziz, Şeytan, Âşıklar, Ay, Güneş… Bu yol yıkıntılardan ışığa giden bir yol. Ama ışığa ulaşmak için tek başına yürümek gerekmez.” Tam masadan kalkarken bir kart daha çekip sertçe masaya attı: Dingin bir yüz, elinde kılıç ve terazi. “Adalet,” dedi. “İyileşme, kendine adil olabildiğinde başlar.” Sonra ayağa kalktı. Duvardaki askıdan çantasını aldı, karıştırdı. İçinden bir kart çıkardığını gördüm. Selin’le şaşkın şaşkın birbirimize baktık. Kadın masaya döndü, elimi açtı, kartviziti avucuma bıraktı. Üzerinde bir isim, adres ve telefon numarası vardı; unvan kısmında yalnızca “terapist” yazıyordu. Yüzünde hâlâ o güneşli tebessüm vardı. O an, kartların değil; kendi yaralarımın açıldığını gördüm. – Didem Gürhan
Güzel bir öykü…. nicelerine
Çok teşekkür ederim.