
Alexej von Jawlensky
Orada duruyordu. Sanki hep oradaymışçasına, varlığının nedeni el değmeyen yerleri pastan yemyeşil olmuş musluktan akan suymuşçasına. Plastik bidonlarını sıra ilerledikçe öndeki bidonlara yanaştırırken iri göğüsleri çenesine iyice yaklaşıyor, geniş omuzlarının aşağı gerilmesiyle sırtı birden yolu kesen bir kaya gibi belirginleşiyordu. Oradaki varlığı benimle beraber diğer tüm çocukların neşe kaynağı oluyordu. Ne zaman ördüğünü, gerçek renginin ne olduğunu kendisinin bile hatırlamadığı hırkasının cebindeki şekerleri teker teker bize dağıtır, alnıyla yüzü arasında dağ silsilesi gibi duran kara kaşlarını çatarak “Hanginizi su perilerini çağırdı gece?” der, mahcup yüzlere bakıp basardı kahkahayı. Onun dağıttığı şekerleri usulca cebime saklardım. Kezban annem, babaannem; koruyucu meleğim, annemi düşündüğümde koynuna saklandığım yün yumağım, o devasa kadın, bilirdi şekerlerin kime gideceğini. Arada bir öfkelendiğimde bütün hırsımı çıkarttığım, benden iki yaş küçük; kardeşim gibi gördüğüm, gerçekte amcam olan İbrahim’e giderdi şekerler. Yıllar sonra öğrendim babaannemin şeker hastası olduğu için yiyemediği şekerleri çocuklara dağıttığını. Arada bir sadece su içmek için çeşme başına gelen bir yolcu nedense hep babaanneme bakardı önce. Onun onayını alır, suyunu kana kana içtikten sonra yine ona döner, şükür duasını ona ederdi. Orada duruyordu Kezban Annem. Sıra kendisine geldiğinde yanı başına koşup çeşmenin yalağına bidonu yerleştirmesine yardım ederken, her seferinde vücudundan yayılan kokunun sersemletici etkisiyle ona sokulur, biraz sonra yapacağım şeyin onda uyandırdığı etkiyi azaltmak için sırnaşırdım.
Havanın ne olduğu hiç önemli olmazdı bizim için. İlk bidonumuzu çeşmenin altına koyarken ıslanan ellerimiz yüzlerimize giderdi bir anda. Benim o küçücük ellerim onun yüzünde gezinirken, onun o kocaman ellerinin arasında yüzüm kaybolurdu. Hemen hemen her gün bir tartışma çıkardı su başında. Nedeni farklı da olsa çeşme başı kavgaları curcunası mahalleye hareket getirirdi. Hava kararıp evlere dağıldığında insanlar, kavga eden kadınların evlerinden küfür ve ağlama sesleri taşardı sokaklara. İşte öyle zamanlarda; kavga çıktığında su başında, kenara çekilir, sanki orada değilmişçesine, hiç orada olmamışçasına uzak çok uzak bir yerden bakıyormuşçasına davranırdı. O kocaman kadın miniminnacık kalırdı sanki. Gözlerine bakmaya çekinirdim. Bir göze korku nasıl yerleşir, ilk onun gözlerinde görmüştüm. Olay bittiğinde yeniden orada beliren babaannem sabırla sırasını bekler, dedikoduya başlayan kadınlara sadece başıyla onay verir, asla yorum yapmazdı. Dolan bidonları -küçükler daima benimdi- yüklenip eve doğru yol almaya başlardık. Romatizmalı vücudunu arada bir dinlendirmek için durduğunda iki elini beline atar geriye doğru esnetirdi belini. Ben de çocuk aklımla onu taklit eder, yan gözle bana baktığında yorgunluk nidası atardım. Gülümseyerek omuzlarıma hafif hafif dokunurdu ve bir anda bütün yorgunluğum giderdi. Eve girdiğimizde duyduğumuz ilk ses Mustafa dedemin sesi olurdu. Kurumuş ağzıyla İbrahim’e küfürler yağdırarak su isterdi. Sofadan mutfağa girmeden bidonlar, oracıkta naylon maşrapaya su konur ve karısının şefkatli elleriyle susuzluğu giderilirdi Mustafa dedemin. Ayakta olduğu, çalıştığı, bahçesiyle ilgilendiği zamanları hayal meyal anımsıyorum. Ve anılarımda yer eden tek akşamı da bahçede mangalda patlıcan közlediği, dilimlediği karpuzu bana eliyle yedirdiği akşamdı. Sanki onların tek çocuklarıydım ve tüm diğerleri, babam, İbrahim, halamlar, amcamlar, yeğenlerim arada bir eve gelen yabancı insanlardı. Yatalak dedemin de şekeri vardı. Tedaviye geç kalındığı için kördü iki gözü de. Gözlerinin gördüğü zamanlardan kalma hatıraları bozulmasın, belki bir gün ayağa kalkar diye herkese inat eşyaların bir tekinin yerini değiştirmezdi babaannem. Dedemin en tuhaf huyu her öğün farklı yemek istemekti. Babaannem onca yoksulluğa rağmen ne yapar eder her öğün az ya da çok farklı bir yemek yapmaya çalışırdı. Bazı akşamlar önce sobayı yakıp sonra o küçülmüş kımıltısız adamı kucağına alıp banyoya götürürdü. Su seslerine karışan kıkırdamalarını dinler sevgilerine imrenirdim. Annem gitmişti. Nereye, neden? Bunu bilmiyordum o yıllarda. Beni bırakmasının içimde yarattığı boşlukla hırçınlaşıp ağlamaya başladığımda Kezban annemim, “Arılar baldan iplik yapmış torunuma saç olmuş, gözlerini görse göller utanırmış. Dur ben şu kestanemi bi suda oğup yiyeyim,” deyişiyle durulur uyuya kalırdım. Yoksulluğun sarsıcı etkilerini büyüdükçe daha çok hissedermiş insan. Çaresizliğin insanı nasıl acımasızlaştırdığını, nasıl umursamaz yaptığını, boyun eğişlerin nasıl utanç verici olduğunu fark etmeye başlamamla vücudumdaki değişiklikleri hissedişim aynı zamanlara denk düştü. Bir yandan okul, diğer yandan ev işlerinde babaanneme yardım etme çabası yoruyordu beni ama şikâyetçi değildim. Çünkü mutluluğun ne olduğunu bilmiyor, yaşadığımız hayatı olanca doğallığıyla kabul ediyordum. Apışaramdaki o ılık ıslaklığı hissedip tuvalete koşmam, oradan babaannemin yanına gitmem arasındaki zamanda dedemin İbrahim’e ettiği küfürler asılı kaldı salonun ortasında. Mutfağa girdiğimde Kübra halamı babaannemin karşısında yüzü gözü perişan bir halde görünce korktum, geri çekildim. Benim girmemle sustular ve bana döndüler. Babaannemin kulağına fısıldayıverdim. Babaannemin yüzü bir anda değişti ve gülmeye başladı, sonra o kocaman ağır eliyle törensi bir edayla bir tokat patlattı suratıma. Halam gülmeye başladı. İlk ve son tokat yiyişimdi o. Ağlayarak odadan salona kaçtım. Sobanın kenarında uyuyakalmışım. O günden sonra uzun bir süre Kübra halam, oğlu İbrahim’le -evet iki İbrahim vardı artık evde-uzun bir süre bizimle kaldı. Sonradan öğrenmiştim, Kübra halamın kocası tarafından kaçırılıp tecavüz edildikten sonra evlenmek zorunda kaldığını. Üstelik tam liseyi bitirdiği, üniversite sınavlarına gireceği yaz. Korkuyla uyandım. Babaannem avazı çıktı kadar bağırıyor, lanetler yağdırıyordu Ali İhsan amcama. Borç istemek, hele anneden, hele yatalak bir babanın yanında. Mustafa dedem eriyip yok olmuştu sanki yatağında. Sobada odun değil buz yanıyordu. Kübra halam, iki İbrahim ihtimal ki mutfağa kaçmışlardı. Amcam kapıyı çarpıp çıktı. Son cümlesi, “Ölürüm be, ölürüm ben de!” olmuştu. Nigar halam -ki çocukların en büyüğüydü- aksak ayağıyla dışarının soğuğunu içeri taşıyarak girdiğinde zaten yatışmış olan babaanneme ne söylediyse yine kızıştı ortalık. Bunu üstüne Nigar halamın o erkeklere yakışan gür sesi çınladı evde. Babaannemin lanetlerini dinlemeden çıktı gitti. İyice erken kararmaya başlamıştı hava. Soba dumanıyla iyiden iyiye görünmez olan sokak lambaları kasvetli sönük sarı ışıklarıyla yine de yol gösteriyorlardı bana. Bahçe çitini aşıp eve girdiğimde dışarıdan daha soğuk bir hava vardı evde. Ali İhsan amcamın karısı, çocuklar, halamlar, komşular. Ali İhsan amcam bir gün önce trafik kazasında ölmüştü. Artık havalar ısınmış, yengem çocuklarını alıp köye, babasının yanına gitmişti. Zaten birkaç yıl sonra yaşlı bir adamla evlendiğini duyduk ve bir daha ne onu ne de yeğenlerimi gördük. Bu olaydan sonra babaannem iyice içine kapanmış, dedemle ilgilenmez olmuştu. Olan biteni o keskin kulaklarıyla gören dedem iyice hırçınlaşmış, bütün ev halkına küfrü ikiye katlayarak eziyet etmeye başlamıştı. Kezban annem tüm bu olanlara karşı kayıtsız kalırken benimle daha çok ilgilenmeye başladı. Önce sokakta oynamam yasaklandı. Sonra pantolon giymek. Taradığı saçlarımdan kopan telleri taraktan itinayla toplayıp yakıyordu. Bir gün, “Acı mutluluğun mayasıymış. Bok yemişler. Önce mutluluk neden yapılır onu öğretseler ya!” dedi ve hıçkırıklara gömüldü. Onun ağlayışını ilk görüşümdü. Bıçağı sevmem. Oldum olası bıçağı sevmedim. Bölünmüşlük duygusu veren, ayrılık imgesiyle yüklü bir nesne çünkü. Kesmek fiilinin bir bitişi, parçalamayı, yok etmeyi simgelediğini düşünürüm. Kullanırım elbette. Ama yine de sevmem. Sevmem çünkü babaannem de sevmezdi bıçağı. Ne zaman birisi yanlışlıkla bıçak doğrultsa, çıldırıp üstüne saldırırdı. Asla elden almazdı bıçağı. Dualar okur, üstüne tükürürdü. Ve işi bitince derin bir iç çekerek bırakıverirdi bir yere. İnsanın hayatı boyunca takıntı haline getirdiği bazı davranışların nedenini bilmesine imkân yok. İyi ki yok. O her şeyin olup bittiği yaz, babaannem eski haline dönmüş, dedeme daha bir sarılır olmuştu. Dönüp dönüp “gönül çelen” diyerek takılır, sonra işe çağırırdı beni. Gülüşerek suya gider, sofra kurardık. Evet ben Dilara, gönül çelen içimde kıpır kıpır bir hayat akıyordu. Daha başka bakar olmuştu yanımda küçücük kalan oğlan çocukları. Daha başka bakar olmuştum içimdeki karanlığa rağmen dışarıya. Ah benim alnıyla yüzü arasında sıradağlar taşıyan, dağın dağ olduğu, suyun su olduğu; insanın insandan dolayı değil, doğadan dolayı yoksul olduğu zamanlardan beri yaşayan, ruhuma ruhunda bir parça üfleyen kadın. Gücünü çelikten değil topraktan alan ama yine de hayatın içinde çelik gibi duran Kezban. O uğursuz akşam dedemi uyuyakaldığı sedirden içeri bir çocuk gibi taşıdıktan sonra İbrahim’i de yatırdı. Babam uzun zamandır şehir dışında çalışıyor, arada bir biraz para yolluyor, aklına eserse komşudan telefonla arayıp hal hatır soruyordu. Floresan ışığında hurdacıdan yalvar yakar aldığım kitabı okurken uyuyakalmışım. Dedemin küfürleriyle sarsılarak uyandım. İbrahim de uyanmış ağlıyordu. Onu yanıma çekip sımsıkı sarıldım. Biraz sonra sesler kesildi. Sonra tekrar başladı. Bu sefer tıslar gibiydi dedemin sesi. Anlam veremiyordum. Onca sevginin ve şefkatin ödülü bu muydu? Kulak kesildim. Onun gibi bir katili, elinde kardeşinin kanını taşıyan birini kabul etmekle nasıl bir iyilik yaptığını söyleyip duruyordu. Anlamadım. Gerçeği öğrenene kadar hiç anlamadım. Babaannem, “Ah Mustafa ! Ah Mustafa!” diye inliyordu içeride. Sustular. Uzun bir süre sustular. Babaannem çıktı odadan ve iki bidonu kaptığı gibi çeşmeye gitti. Oysa uzun zamandır evlere su gelmiş, mahalle çeşmesi kullanılmaz olmuştu. Belediye suyunu kesmiş, birileri pirinç musluğu yerinden sökmüş, çeşme başı dedikoduları, kavgalar duyulmaz olmuştu. Yine de gitti babaannem. Bir süre sonra yüzü allak bullak, gözlerinde tuhaf bir pırıltıyla geri döndü. Banyoya girdi ve sürgüyü çekti. İçeriden gelen su sesiyle uyuya kaldım. Uyandığımda saat çok geçti. Babaannem yoktu ortalarda. Dedeme baktım önce, uyuyordu. İbrahim kümesteki yumurtaların derdine düşmüş olmalıydı, çünkü kümesten canhıraş tavuk sesleri geliyordu. Banyoya yöneldim. Kapı içeriden kilitliydi. Önce hafifçe çaldım. Sonra daha sert. Çünkü gece uyumadan evvel babaannemin banyoya girdiğini hatırlamıştım. Daha sert, daha sert. “Annem! Zehra annem. Babaannem.” Ses gelmedi. Yığıldım kapının önünde. Sonra doğrulup dedemin yanına koşup onu sarstım. Kolu yataktan düşüverdi. Yalınayak aşağı sokakta oturan Nigar halamın evine koştum, koştum, koştum. İki yıl kadar hastanede yattıktan sonra yurda yerleştirdiler beni. Onca yıl sonra gelip yurttan beni almak isteyen annemle sadece yarım saat konuştum ve onu bir daha hiç görmedim onu. Kezban annem, babaannem nurucihanım çocukluğunda bir öfke seliyle bakraç sopasıyla kardeşinin başını ezerek öldürmüş. Bunu anlatıverdi o kısacık zamanda. Çocuk olduğu için ceza almamıştı ama babası, oğlu aklına her geldiğinde cebindeki çakıyla kopartırcasına kesermiş saçlarını. O gece içinde ne kırılmıştı bilmiyorum. Dedemi uyuttuktan sonra onlarca yıl beraber baş koydukları yastıkla onu boğmuş ve banyoda yine çok korktuğu bıçakla boynunu kesmişti. Hastanede yattığım zaman zarfında ev satıldı. Herkes bir yere dağıldı. Ben mi? Eğer bu öyküyü anlattıysam yaşıyorum demektir, değil mi?