Güldane – Tülay Kale

Marcel Duchamp

“Ne somurtup duruyorsun! İşine bak.”
“Amma dırdır ettin sabah sabah ha… Aha, gidiyorum.”

Satılmış’ın gitmesiyle Güldane tuvaletleri kontrol etti. Azalan peçetelere takviye yaptı. Kocasının duvara çivilediği naylon sepetin içindeki fesleğenin yeşil ve yer yer mora çalan yapraklarını şöyle bir karıştırıp ellerine bulaşan kokuyu içine çekti. Masanın örtüsünü düzeltirken boş çikolata ambalajını görüp öfkelendi. Küçük kız mızırdanıp yüzünü buruşturdu. Güldane plastik su şişesinden elini ıslatıp kızın dağılmış saçlarını düzeltti. Sonra köşedeki çalı süpürgesiyle söğüt ağacından yere düşen gazelleri süpürdü. Topladıklarını çöp kovasına atıp ellerini sabunladıktan sonra masanın başına geldi.

Zeynep ayaklarına dolanan ve mırıl mırıl sesler çıkaran sarman kediyi kucağına alıp sarımsı tüylerini okşarken annesi, “Şu pis şeyi alma diyorum. Bırak çabuk!” deyip bağırdı. İstemeye istemeye kız kediyi kucağından indirdi. Güldane onu omzundan tutup lavaboya götürdü. Çocuğun ellerine limon kolonyası da döküp sandalyeye oturuverdi.
Birer birer kepenklerini açan dükkânlarla sokak hareketlenmeye başlamıştı. Bayram üstü kocasına yardıma gelen Emine, Güldane’yi görünce:

“Kız Güldane, hayırlı sabahlar olsun. Gene bekliyorsun dalın dibinde.”
“Sağ olasın Emine Abla. Çoktandır görmüyordum seni. Hoş geldin.”
“Mustafa’nın bugün işi çok. Tamire gelen esvapları sökeceğim.”
“Kolay gelsin Emine Abla.”
“Sana da Güldane.”

Emine lafını bitirip dükkâna geçtikten sonra Güldane’nin ilk müşterisi geldi. İleri yaşlarda bir kadın yanındaki kızına söylenerek:
“Vurdumduymaz, kör ayvaz o.”
“Aman anne tamam neyse… Geç haydi.”
“Bastonumu tut.”

Yaşlı kadın duvarlara tutunarak içeriye yöneldi. Güldane, söze girdi oturduğu yerden:
“Vurdumduymazla yol yürümek zor. Rahmetli babam da öyleydi. Zavallı anam ne çok çekti…”

Fadime annesinin olur olmaz yerlerde ettiği laflardan hoşlanmazdı. Yaşlı kadın kabinden çıktıktan sonra ellerini sabunlarken söylenmeye devam ediyordu:
“Buyur, kolonya alıver.”
“Çok yoruldum. Az bir az şuraya oturuvereyim… Nefesleneyim…”
“Buyur, buyur.”
“Of… Yaşlılık alıp da satamadığın kumaş.”

Fadime annesinin sandalyeye oturmasına razı değildi ya… Mecbur duruma sessiz kalıverdi. Yaşlı kadın Güldane’ye nereli olduğunu sordu. Güldane Kırşehirli olduklarını söyledi. Sonra Güldane’ye:
“Sabahtan akşama burada mısın? Çocuğun da varmış.”
“Ya, akşama kadar.”
“Kocan var mı başında?”
“Olmaz mı? Var var…”
“Benim enişte gibi vurdumduymaz kör ayvaz mı?”
“Bilmem ki… Babaannem ayıdan dayı erkekten iyi olmazmış, derdi…”
“Fadime, dinlendim. Bastonumu getir de artık gidelim. Hanım, haydi selametle. Ücreti verdin mi?”

Güldane anne kıza arkalarından bakarken masanın üzerindeki bozuklukları saymaya başlayan Zeynep her gün buraya geliyordu. Herkesler anne babalarıyla gezmeye pikniğe giderken Zeynep pazar günleri bile burada geç saatlere kadar eve gitme vaktini bekliyordu. Bu bekleyişten usanç duyduğu vakitlerde babasının oturduğu dokusu delinmiş, yer yer açılan gediklerden süngerleri görünen eski koltuğa kıvrılıp uykuya dalıverirdi. Bazı günler gelirken boyama kitapları getirir, boya kalemleriyle kitaptaki şekillerin içini karalardı. Bitmek bilmeyen istekleriyle annesini bıktıran küçük kız önce çikolata ister, sonra lolipopla devam eder, en sonunda dondurma diye tuttururdu. O aralık karşıdaki çaycıda çalışan Sevinç, Güldane’ye doğru ilerleyerek:

“Güldane Abla, hayırlı sabahlar. Herkeste bir bayram telaşı… Biz gene buralardayız. Saliha ben de geleceğim diye tutturdu. Babaannesi baklava açacakmış. Birlikte oynarlar. İkisine de göz kulak olurum,” deyip tuvalete girdi. Güldane elindeki kolonyayı Sevinç’in avuçlarına dökerken Zeynep ayaklanmıştı bile.

Epey bir müddet giren çıkan olmadı tuvalete. Öğleye yakın Güldane’nin kocası önünde dikiliverdi. Zeynep’i sordu. Güldane, çaycı Sevinç’in kızı ile oynamaya gittiğini söylerken boynunda fotoğraf makinesiyle orta yaşlı bir adam ve genç bir kadın önlerinde belirdi. Peçete ile ağzını tutan kadın koşarak kabine girdi. Ramazan adamı şöyle bir süzerken Zeynep elinde dondurma ile hoplaya zıplaya geldi. Ramazan:
“Selamünaleyküm hemşerim. Hasta mı?”
“Biraz midesi bozulmuş sanırım.”
“Güldane, hanım çıkınca kolonya döküver. Bulantısını alır. Gazeteci misin?”
“Hayır, fotoğrafçıyım.”
“Ekmeğini foto çekerek mi kazanırsın?”
“Evet. Fotoğrafınızı çekmek isterim doğrusu…”

Ramazan, dizlerine kadar gelen sarı renkli plastik çizmelerle bacak bacak üstüne atıp eski püskü koltuğa yayıldı. Zeynep annesine sokuldu. Güldane’nin sağ kolu Zeynep’i kavrarken fotoğraf makinesinin deklanşör sesi işitildi.

Bu yazı Öykü kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir