
Marcel Duchamp
Bekleme odasında iki yaşlı kadın vardı. Kısık sesle konuşuyorlardı. Beni görünce sustular. Selam verip köşedeki, kapıyı ve koridoru gören sandalyeye oturdum. Panjurların arasından dışarı baktım. Kestane ağacının dallarından, yapraklarından başka bir şey görünmüyordu. Danışmadaki kadının verdiği formu doldurdum. Adres, telefon numarası, meslek, bilinen hastalıklar, alkol tüketimi, sigara kullanımı… Formu tamamladığımda ağrımın tamamen geçtiğini fark ettim. Hep böyle olurdu. Çıkıp gitmeyi düşündüm. Kapının yanındaki duvarda amatör bir ressamın yaptığı bir manzara resmi asılıydı. Tuval üzerine yağlıboya. Karlar altında bir kasaba, kızak kayan çocuklar. Pieter Bruegel etkileri. Little ice age
Geçen kış, buradaki eve taşındıktan kısa bir süre sonra, Almanya’da beş sene boyunca hiç görmediğimiz kadar çok kar yağmış, karlar iki hafta erimemişti. Evimizin önündeki park hafif yamaç olduğundan insanlar hemen kızaklarını çıkarmış, çok geçmeden orayı kayak pistine çevirmişti. Belli ki bu onlar için olağan bir şeydi. Biz buna hiç hazırlıklı değildik. Onları izledik, belki bize bir tur teklif ederler diye, pistin başında bekledik. Ama kayıp yukarı çıkan tekrar kaymak üzere çabucak kızağına oturuyordu. Önce çevredeki marketleri gezdik, hiçbir şey bulamadık. Sonraki günler daha uzaklardaki yapı marketlere baktık. Tüm kızaklar satılmıştı.
Diş ağrım akşam başladı. Sol üst arka, ikinci azı. On dört numara. Pek önemsemedim. Sert bir içki sızıyı yatıştırdı. Sinir uçları. Dört sene önce aynı dişe bir doktor kanal tedavisi yapmış, ağrılarım geçmeyince başka bir doktor kanal tedavisini tekrarlamıştı. İkinci doktora güvenmiştim. Mikroskobik cihazları vardı; köklerin içine kamerayla bakabiliyordu. Ancak ondan sonra bile bir türlü tam iyileştiğine ikna olamamıştım. Sol tarafımla ne zaman yesem sorun çıkarıyordu. Kontrole gittiğimde de doktor o bölgeye röntgen çekiyor, her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu. “Bazen bağışıklık sisteminiz zorlandığında, vücudun zayıf bir noktasında ağrı görülebilir.”
Güneş ara sıra görünmeye karlar erimeye başlamıştı. O dönem sürekli evden çalışıyordum. Camdan dışarı baktığımda parktaki hiç bitmeyen eğlenceyi görebiliyordum. Beyaz karın üzerinde rengârenk montlar, şapkalar. Pencereyi açınca çocuk sesleri. Öğlene doğru çöp atmaya çıktım. Yan apartmanın önünde yaşlı bir adam elindeki kızağı yavaş adımlarla taşıyıp kaldırımın kenarına koydu. Yanına gidip selam verdim. Kızağın üzerine şeffaf bir dosyayı bağlamaya çalışıyordu. Kalın kırmızı bir kalemle titrek harflerle yazılmış: zu verschenken.
“Alabilir miyim?” diye sordum çekinerek.
“Tabii,” dedi.
“Çok güzel bir kızak.”
“Dişbudak ağacından yapılmış. Yetmişlerde almıştık, kızımız için. Maalesef artık kullanacak kimse kalmadı. Umarım size eğlence getirir.”
Çok teşekkür ettim, bizim de günlerdir kızak arayıp bulamadığımızı söyledim.
“Eskiden çok kar yağardı. Herkesin kızağı vardı. Sanki artık o kadar yağmıyor. Çocuğunuz var mı?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Şimdilik yok.”
Gece dörtte katlanılmaz bir acıyla uyandım. Gözümden yaş geliyordu. İki tane ağrı kesici almama rağmen acı hafiflemedi. Yalnızca ağzımda hafif serin su tutunca biraz geçer gibi oluyor, su ılıyınca tekrar şiddetleniyordu. Sabahı zor ettim. Burada hiç dişçiye gitmemiştim. Yeni bir doktor bulmam gerekiyordu. En yakındakileri kaydettim. Hepsini açılma sırasına göre arayacaktım. İlk aradığım derhal gelebileceğimi söyledi. Dişçinin internet sayfası yoktu, hakkında yapılmış üç olumlu değerlendirme vardı. Yorum yapanlardan biri, çocukluğundan beri oraya gittiğini, doktorun otuz beş yıldır aynı yerde olduğunu yazmıştı. Doğu Almanya zamanından beri.
O gün işi erkenden bırakıp, kızakla parka gittik. İlk başta kayarken oldukça temkinliydik. Parkın büyük pisti yerine, kenardaki buzlaşmış yürüyüş yollarından birinde deneme yaptık. Beş altı metrelik hafif bir eğimdi. Kızak altındaki demirler sayesinde kısa sürede hızlanıyordu. İyice alışınca asıl piste geçtik. Önce ben bindim. Arkamdan hızlanmam için itti. “Sıkı tutun,” dedi.
Doktor yaşlı, sakin bir adamdı. Beni sonuna kadar dinledi. Sorular sordu. “Panoramik bir röntgen çekelim,” dedi. Üzerime kurşun yelek giydirdiler. Plastik bir çubuğu ısırdım. Kapı kapatıldı. Makine kafamın etrafında döndü. On dakika sonra doktorla birlikte bilgisayar ekranında çenemin siyah beyaz görüntüsüne bakıyorduk. Yamuk yumuk kökler. Doktor daha önce defalarca duyduğum sözleri tekrarlamaya başladı.
“Bu dişinizde sorun görünmüyor, kanal tedavisi başarılı olmuş.” Gerisini dinlemesem de olur diye düşünürken, “Sorun alt dişinizde,” dedi.
“Nasıl olur?” dedim, “Benim ağrım üst tarafta.”
Ender de olsa görülen bir durummuş. Sinirler üst çenede birleşip beni yanıltıyormuş. İki parmağıyla çeneme ve yanağıma dokundu. Parmaklarını yukarı doğru kaydırıp birleştirdi.
Kızak bir solukta hızlandı. Pistin biraz dışına doğru kaydığımı düşünüp sağ ayağımla hafif diğer tarafa döndürdüm. Tümseklerden atlayarak geçiyordum. Artık kontrolün bende olmadığını hissettim. Ayaklarımı yere sürterek yavaşlamaya çalıştım. Pek faydası olmadı. Vazgeçtim. Kendimi bıraktım. Parkın aşağısında sık çalılıklar vardı. Onlara doğru hızla ilerledim. – Mustafa Sevinç