
İbrahim Çallı
Kargalar henüz bokunu yememiş, sokak lambaları henüz uyumamışken sabahı karşılar Mustafa. Aslında sabahı kendisiyle dolaştırır demek daha doğru. Herkesin dün bıraktığı yerden devam ettiği bu gayya kuyusunda, Mustafa sanki hiç başlamamış bir hikâyeyi yaşıyor. Üsküdar’ın sokaklarında bir gölge gibi süzülen Mustafa, ne tam deliydi ne de akıllı denebilecek biri. Arada mendil satar, bazen de, “Borç ver, geri vermem,” diye tanıdıklarından bir şeyler ister. Tanıdık dediysem, “Mustafa nasılsın?” diyen herkes onun için tanıdıktı.
Gömleğinin cebinden dışarı fırlayacakmış gibi duran, kimsenin bozuk paraya bile değişmediği buruşmuş kâğıt paralar; eski ceketinin cebini şişiren metal kordonu iyice solmuş kadın saati ve elinde emanet duran selpaklarla Nizam’ın çaycısına söylene söylene daldı. Ağızdan dökülen her bir kelime buzları yeni çözülmüş, şıplayarak yere damlıyordu. Çaycı Nizam, Mustafa’nın yegâne serveti olan tatlı dilinin buzlarını çözdürmek için hemen bir çay verdi, yanına da bir parça limon. Limon olmadı mı Mustafa çayı öylece bırakır, tek kelime etmeden çekip giderdi.
Dilindeki buzlar erir erimez, “Aabi sen şimdi şunu al, bana iki yüz ver.”
“O ne Mustafa?”
“Elli lira,” dedi, kekeleyerek.
“Vay be Mustafa, sen bu işi kıvırmışsın, ticareti iyi biliyorsun. Nerenin esnafısın sen böyle, Kayseri’den mi geldin yoksa?” dedim.
“Abi, Kayseri Sinop’a yakın değil ki!” diye sırrını bilmediğim bir cümle ekledi.
“Borç mu istiyorsun?” dedim.
“Hayır, abi. Ben borcumu veremem ki. Mustafa’nın canı tatlı çekti, tatlı yemesin mi Mustafa?” diyerek, kurulacak tüm cümlelerin ve bahanelerin önüne bariyer çekti. O an anladım ki bu bir soru değilmiş meğer. Mustafa’nın canı tatlı istemişse, soru işareti işaret olmaktan çıkıyor; bizim “soru eki” bildiğimiz şey, Mustafa’cada bir “hatırlatma işareti”ymiş aslında.
Her cümlesi bir yerlerde kırılmış bir aynanın parçası, ama yansıttığı hakikat göz alır. Mustafa’yı arayıp bulamazsın. Canı istedi mi Uncular’ı turlar, arada Çaycı Nizam’a uğrar. Geçen yine geldi. “Nasılsın Mustafa?” dedi onu tanıyan yaşlı bir amca.
“Baba, iyi olsam buraya gelip seninle mi konuşurum?” demesiyle, gülüşmelerin yakası açıldı, kahkahalar balonlarla yükseldi. Bir ikisini tutmaya çalışsak da nafile. Mustafa uçan kahkahalardan birinin ipinden yakaladı, büyüttü, sonra ortalığa bıraktı. Tutabilene aşk olsun. Niyeyse kahkahasına ilişen gülüşünde hafif bir ıslaklık gözüme çarptı. Belli ki eve uğramamış, titreyen bir fincanın telaşını iliştirip gelmiş.
Babası, emekli müezzin Hacı Rıfat, ikinci evliliğini yapalı beri evin tadı kaçmıştı Mustafa için.
“Abi, niye öyle ya. Ben bişey yapmadım ki. Babamın karısı olacak kadın bana düşman gibi davranıyor. Oysa annem olabilirdi. Yazık değil mi bana abi!”
Mustafa, Bazen herkes herkesi… daha cümlemin yakası açılmadan, “Abi, ben de misilleme yapıyorum biliyor musun. Yüzünü hiç görmüyorum. Her gün dışarıdayım. Oh!” diyerek annesini yitiren sabilerin gözyaşlarında biriken kederi orta yere bıraktı. Kederin sisini hafif aralamak için, “Hiç mi eve gitmiyorsun?” dedi Ahmet abi.
“Ben evsiz değilim ki abi. Kimsesizim sadece. O kadın uyuyunca gidiyorum. Bak anahtarlarım da var.” dedi, kemerine iliştirdiği anahtarları göstererek.
Annesi öldüğünde, Mustafa neredeyse iki üç ay hiç kimseyle konuşmamış. Her gün Karacaahmet’e annesinin mezarını ziyarete gitmiş. Gamsız olan müezzin babası, Mustafa ile ilgileneceği yerde ikinci evliliğin derdine düşüp sağa sola haber salmakla meşgulmüş. Bir gün Hacı Rıfat, “Mustafa, annen öleli çok oldu. Biz kendimize yetemeyiz. Evde bir kadın şart. Sana bir anne getireceğim.” deyince Mustafa, “Benim annem var, her gün yanına gidiyorum. Tamam konuşmuyor ama, beni çok seviyor. Bak bu da onun saati.” diyerek cebinden çıkardığı saati gösterdi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Mustafa istemese de Hacı Rıfat ikinci evliliğini yapmış. Öncesi hakkında pek bir şey söylemese de Mustafa o günden beri Hacı Rıfat’a olan öfkesi hiç dinmemiş.
“Abi, geçen gün babam olacak adamdan harçlık istedim. Parayı ne yapacan, diyor bana. Ya sen hiç demiyon ki Mustafa’nın canı tatlı çeker… Ya baba, zaten ölecen. Parayı mezara mı götürecen! Mustafa’nın canı bişey istedi mi, git al.”
Haklısın Mustafa, dedim. “Bak canın tatlı isterse söyle ben alırım sana.”
“Yok abi, bugün canım bişey istemiyor. Babam versin istemiştim. Yok, adam cimrinin önde gideni. Din adamı güya babam. Abi bu müezzinler hep mi böyle? Bak annem gitti, sen de gidecen baba. Baba değil, cimrilik makinesi!” diyerek öfkesinin alevini saman balyalarını sıçratıp tüm duyguları yaktı. Hacı Rıfat arabayı satınca Mustafa hepten çıldırıp eve uğramaz olmuş.
“Ya niye sattın baba, araba zaten duruyordu kapıda.”
“Duruyordu ya, o yüzden sattım, oğlum.”
“Hiç demiyon ki Mustafa’nın canı sıkılır, Sinop’a gitmek ister. Gezmek ister. Götürüp gezdireyim diye.” Annesinin ölümünden sonra Mustafa’yı en çok, yılda bir kez de olsa annesiyle birlikte memlekete gittikleri arabalarının satılmış olması üzmüş.
Çaycı Nizam’a dönüp,
“Nizam abi, beni seven kimse yok. Babam da sevmiyor. Sevseydi annem ölünce evlenmezdi. Olsun. Ben kendimi seviyorum, bazen biraz fazla seviyorum,” diyerek çayından son yudumu aldı, cebinden çıkardığı saate baktı ve hızlıca çıkıp gözden kayboldu. Belki bir tatlıcının vitrininde, belki Karacaahmet’in taşlarında.
Mustafa’nın canı tatlı çekti mi, kimse ona engel olamazdı.
-Hasip Bingöl