Arı Vız Vız Vız – Oğuzhan Akay

Liudmyla Riabkova

Dışarda gördüğüm kadarıyla dünya bizden daha vızıltılı dedi, arı. Dünya ne demek, dedi diğer arı.
Bak şu gördüğün tepeye kadar her yer dünya, dedi ilki. O da olmasaymış, düz olacakmış, dedi ikinci.
Sonra bana döndü ve dedi ki, ben niye ikinci oluyorum en baştan. Şunu doğru yaz.
Peki, dedim. Dışarda gördüğüm kadarıyla dünya bizden vızıltılı, dedi daha önce ikinci olan arı.
Hop! Daha önce ikinci demen bir ayırımcılık, ayrımında mısın yazar?
Bakın bu kadar müdahale ederseniz, yazamam. Hem nerden çıktı, ayırımcılık falan.
Yazar olarak özgür davranamayacak, sözcükleri, karakterleri, olay varsa olayı, yoksa çıkartmayı
yapamayacaksam, bir şey yazılamaz. En en en baştaki arı; bak, dedi, bam teline soktun,
vızıltıyı gediğine, böyle diyerek, diğerine. Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Kibele’nin Gözyaşları – Güneş Soybilgen

Pablo Picasso

Antika görünümlü oymalı ahşap kapıdan içeri girdim. Orta yerinde mermerden çeşmesiyle beni karşılayan minik avlunun gerisinde hamam anası oturuyordu. Önünde de kalın mı kalın bir defter. Ters ters beni süzdü. Bir türlü alışamadım bu hamam analarına. Sanki bir genel merkezden titiz elemeler sonucu seçilen, hepsi de birbirine benzeyen hükümet gibi kadınlar. Elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşırdım yine. Neredeyse burada yıkanmaya layık olmadığıma ikna olup arkama bakmadan gerisin geri çıkacağım. Neyse ki beni buyur etme yüceliğini gösterdi, adımı o devasa deftere not alıp hamamı işaret etti.

Sol yandaki kapı hamama açılıyordu. Kapıyı yavaşça ittirmemle sıcak hava ve yoğun buharın üzerime saldırması bir oldu. Kısa bir boğuşmanın ardından nihayet içerideydim. İçeride kimsecikler yoktu. Bunun nasıl bir nimet olduğunu benim gibi kalabalık bir ailede büyüyüp kafasını dinlemek için sığınacak tek yeri tuvalet olan bütün garibanlar çok iyi anlayacaktır. Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | 10 Yorum

Bıçağın Gülüşü – Ömer Turan

Necati Seydi Ferahoğlu

kırık bir aynanın uzağında
gecenin yutkunduğuydu ölüm
duvarın soluk alıp verişinde uzayan
ve sıcak kan, yayılırken halının ipliklerine
gölgenin sesi duyuluyor odada

saat durmuş muydu yoksa zaman mı bükülüyor
boşlukta asılı kaldı bir çift ayakkabı
sahibini unutmuşçasına
kapının eşiğinde ölümlü rüzgâr
adı konmamış suçun izini sürüyor Okumaya devam et

Şiir kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Hasan’ın Bildikleri – Barış Çağrı Genç

-Elif’e-

Şenol Yorozlu

– Yaptığının hırsızlık olduğunu bilmiyor musun?

Biliyor Hasan. Yan yana gelen harfleri okuyamıyor, parmaklarını kullanmadan toplama yapamıyor, suyun kaç derecede buharlaşacağını bir çırpıda söyleyemiyor belki, ama kulağındaki acıyı biliyor. Çarpım tablosunun yerine, birileri ona bağırırken ayakucuna bakmayı da ezberlemiş çoktan. Lastik ayakkabılarına bakmayıp ne yapacak? Kulağını çekiştiren müdüre mi döndürecek gözlerini, karşısındaki sınıfa mı, öğretmenin yanında duran adama mı? Ezbere bildiğini yapıyor işte; sırasından kulağından çekiştirilerek sınıfın önüne getirilirken yaptığı gibi ayakucuna bakıyor.

– Yanıt versene oğlum; neden hırsızlık yaptın?

Bunu pek bilmiyor Hasan; genelde bildiği yerden sorulmuyor zaten. Tavukların yumurtlarken çıkardığı sesleri sorsalar mesela, onları ürkütmeden kümeslere nasıl girileceğini, kimselere görünmeden orada nasıl uyunacağını… Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Fabl – Mark Twain – Çeviren: Güneş Soybilgen

Jackson Pollock

Bir zamanlar bir ressam varmış. Minicik çok güzel bir resim yapmış, onu aynadan görebileceği bir yere koymuş. “Böylece mesafe iki katına çıkıp resmi yumuşatıyor, öncekinden çokdaha güzel oldu,” demiş.

Ormandaki hayvanlar, bu haberi ev kedisi sayesinde öğrenmişler. Kedi, diğer hayvanlardan büyük saygı görüyormuş, çünkü son derece kültürlü, zarif ve medeniymiş, öylesine nazik ve asilmiş, diğerlerinin daha önce hiç bilmediği ve öğrenince de emin olamadıkları şeyleri onlara anlatabiliyormuş.

Bu yeni dedikodu hayvanları acayip heyecanlandırmış. Onu enikonu anlamak için sorular sormuşlar. Bu resmin nasıl bir şey olduğunu sormuşlar, kedi de anlatmış.

Yassı bir şey,” demiş, “fazlasıyla yassı, fevkalade yassı, büyüleyici şekilde yassı ve zarif. Ve, ah, çok güzel!” Okumaya devam et

Çeviri Öykü kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bütün O Kitapları Bir de Uyurlarken Okumak İsterdim – Gökçenur Ç.

Kadir Ablak


bir ben bir de kuş
portakal sanıyoruz
yazın adını

evler bizimle aynı anda uyur uyanır. bu sabah bizim ev birkaç saniye gecikti. uyandığımda havada adlandıramadığım bir tuhaflık vardı. daha ben ne olduğunu anlayamadan ev uyandı. her şey tastamam olunca varlığı yokluğuyla yan yana gördüm. anladım ki evi bir anlığına uyurken yakalamıştım. bunu sana niye anlatıyorsam… belki sadece uyurken evin seni izlediğinden korkmana gerek yok demek için. seni seyreden sadece benim ve kayıt almıyorum. gözlerinin göz kapaklarının arkasındaki hareketinden gördüğün rüyayı anlamaya çalışıyorum. burnun kapandığında aralanan dudaklarına, bükülen ayak parmaklarına, karnının aklığına bakıyorum. sayıklarken onun adını söylemenden ölesiye korkuyorum ama kaçmıyorum. saçlarını okşuyorum. kulağını usulca öpüyorum. çünkü kulak kapıdır sevgilinin kalbine. uyurken göz kapısı kilitlenir. sadece ten kapısından ve kulak kapısından girilir kalbe. ne diyordum, ev uyurken, tanıdığım eve benzemiyordu. bütün o kitapları bir de uyurlarken okumak isterdim. Okumaya devam et

Şiir kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Van Gogh’a Mektup – Senem Gökel

Van Gogh

Sevgili Gogh,

O tarlalar boştu da, başaklar hışırdarken ve topraktan yükselen sesler çevrende dans ederken, sen de koştun ve tabancan elindeydi ve bastın tetiğe. Bir kan patladı, elin yukarı titredi, indi. Ah, o başa dert kallavi yaşam, parmak tırmalayan saçaklardan süzüldü. Gök yıldızlandı, bir ışık çevreledi hepsini ve döndüler gözünün önünde. Geceydi ve artık kargalar almıyordu kanatlarının altına sarıdan yüreğini deliliğin. Eve dönüyordun, yuva dedikleri yere, bizi koydukları yere. ​Gogh, boyalarını aldın eline, ağzın bulaştı. İyice delirdi dediler. Tabanca yoktu ve tarlalar değil, bir ahırdı yerleşen omurga kemiğine. Seni ayakta tutan direk. İçine yerleştiğin resim. Yalpalayarak vardığın beyazlık, bir çarşafın altına yerleşti ve içti tütününü. Yirmi dokuz saatin içine sığdığı ve bekleyişin telaşlı bir buruklukla Theo’ya vardığı zamanda, dünya bir ömür daha döndü. Herkes birbirini sevdi, birbirine duyarsızlaştı ve ölüp doğdu yeniden bu saatte. Alev bürüdü saçını, kirpiklerin daha da kızıllaştı.
​Sonra bir ruh boğaza tırmandı ve tünedi oraya.
“La tristesse durera toujours,” kurtardı kendini ağzından.
Gitti, kendini köşedeki askılığa astı. – Senem Gökel

Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Sabahın Körü – Lawrence Schimel – Çeviren: Gökçenur Ç.

Musa Güney

Alarmı çaldı, ben kalktım. Sabahları tam bir zombi gibidir sevgilim, kahvesine şeker yerine tuz atacak kadar dalgındır ki bunu yapmışlığı var. Mutfağa gidip bir kahve yapıyorum, fincanına hep koyduğu kadar şeker koyuyorum, duştan çıktığında her şey hazır olsun diye. Banyoya girerken gözlerimi yumuyorum, onu çıplak görmemek için değil, ışık uykumu açmasın diye. Çişimi yapıp yatak odasına dönerken kapıyı arkamdan usulca kapatıyorum. Çoktan iki dakika olmuş ama yatak hâlâ onun sıcaklığını koruyor. Çarşaflarda bıraktığı boşluğa kıvrılıp yastığına sarılıyorum. Derin bir nefesle kokusu içime doluyor ve sertleşiyorum. İşte şimdi bir ikilem var elimde: Kendimi tamin mi edeyim, yoksa uykuya geri mi döneyim? 

Lawrence Schimel
Çeviren: Gökçenur Ç.

Çeviri Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Foto – Açelya Duran

Açelya Duran

Göremedim ama –daha önce buraya gelmiştim biliyorum– şu meydanın arkasında bir yerde deniz var. Yosunlu su kokusu, midye kokusu aklımda. Hava yine olağan dışı. Renkler puslu, bulutlu ve soğuk ama esinti, tenime sıcak sıcak üflüyor. Olmayan güneşte ısınıyor kemiklerim. Beynim algılamakta güçlük çekmiyor. Dedim ya, daha önce geldim buraya.

Şu karşıda dükkânlar var. Birini biliyorum daha önce girmiştim. Orta yerde kaplar var. İçleri yiyecek dolu. Mezeler, turşular, sulu yemekler. Hemen yanında ayaklı bir aksesuvar standı. Tokalar, yüzükler, bilezik, kolyeler, saç bantları var. Her şey var bu dükkânda. Kasap, bakkal, market, şarküteri, hırdavatçı, tuhafiye her şey bu dükkân. Hepsi aynı yerde, aynı şekilde. Ben kaçıyorum yine, aynı şekilde.

Koşuyorum. Sokakların birinden girip diğerinden çıkıyorum. Öyle hızlıyım ki duvarlar, çukurlar, tel örgüler hızımı kesemiyor. İçim telaşlı. Ya çıkmaz sokağa girersem! İşte o zaman yakalarlar beni. Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir Öbek Menekşe – Tülay Güzeler

Televizyonu da kurulmuş, kilimleri de serilmiş evine, ağır ağır tırmandığı ilk akşam. Bir, adım sesleri yoruyor onu, bir de her basamakta iyice ağırlaşan bacakları. Anahtarı çantasında ararken de acemi, kapıdaki kilidi döndürürken de.

Ne koridorun ucundaki iri yapraklı bitkiler ne de mutfak masasındaki kasımpatıları onu içeriye çağırıyor. Dikildiği yerden bir adım sonrası uçurumcasına kalakalıyor. Soğuk. Sessizlik diken gibi batıyor, soğuk acıtıyor. Kararmadan hava, güneşin yardımıyla girseydi evine; balkondaki masaya bir kâğıtla, bir kalem bıraksaydı; masanın ortasındaki boş saksıda fesleğen olsaydı… belki…

Aldığı derin soluğu üfleyerek içeriye adımladı. Kapı bir daha açılmayacak kadar kapandı ardına. Yün ceketine biraz daha sarıldı, dışarıya girmiş gibi. İlk cuma akşamı. Oğlu, babasının evinde, salon takımı tam, yatak odaları boş. Yatak odası takımı ve oğlunun eşyaları bu evde. Bu saatlerde onun da olduğu eve dönmüş olurlardı eskiden, çok eskiden. Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın