📚 Yitik Ülkemizin instagram haber-etkinlik-duyuru kanalı açıldı.
Davetlisiniz🌿 @yitikulke
KATILMAK İÇİN TIKLAYIN 👉 https://www.instagram.com/channel/AbZpZDS4VQ94VKv4/?igsh=Y3BqcWhyenF4aWw3
📚 Yitik Ülkemizin instagram haber-etkinlik-duyuru kanalı açıldı.
Davetlisiniz🌿 @yitikulke
KATILMAK İÇİN TIKLAYIN 👉 https://www.instagram.com/channel/AbZpZDS4VQ94VKv4/?igsh=Y3BqcWhyenF4aWw3

Ahmet Ümit – Foto: Kadir Aydemir
Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın düzenlediği Mersin Edebiyat Ödülü bu yıl 18’inci kez düzenlendi. Celal Soycan, Turhan Günay, Metin Cengiz, Yavuz Özdem ve Cemal Sakallı’dan oluşan seçici kurul, bu yıl polisiye edebiyatın başarılı ismi Ahmet Ümit’i ödüle değer gördü. Türkiye’de bir kent adına verilen tek ödül olma özelliği taşıyan Mersin Kenti Edebiyat Ödülü bugüne dek pek çok usta isme takdim edildi. Düzenlenen ödül törenine seçici kurulun yanında edebiyat ve sanat dünyasından pek çok isim de yer aldı. Mersin halkının ve sanatçıların yoğun ilgi gösterdiği etkinliğe MTSO yöneticilerinin ve seçici kurulun yanı sıra Turgay Kantürk, Metin Celâl, Tamer Öncül, Kadir Aydemir, Mehmet Erte, Veysel Erol gibi yazar ve şairler de katıldı. Ödül töreninde jüri başkanı Celal Soycan ve Turhan Günay da birer konuşma yaptı. Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Sefa Çakır’ın ve MTSO Meclis Başkanı Hamit İzol’un konuşmasından sonra sahneye çıkan Ahmet Ümit, hayatı ve yazarlık serüveni hakkında samimi bir konuşma yaptı. Geleneksel aile fotoğrafı çekildikten sonra ödül töreni sona erdi.

Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı
Daha önce Varlık yıllıklarını incelerken Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı’na gözüm takılmış ancak yoğunluğum sebebiyle bir başka bahara bırakmıştım. Nihayetinde beklenen bahar geldi ve 1976’dan 1985’e dek on yıl devam eden yıllıkları temin ederek okuma şansına eriştim. Varlık yıllıklarında olduğu gibi okumalarımı yine öykü üzerine yaptım ancak Nesin yıllıklarında farklı bir yaklaşım ve daha kapsayıcı bir tutum çabası gördüğümü söylemeliyim. Örneğin yıllıkların hemen başında yer alan “Edebiyat Yılı Takvimi” ile geçen bir yılın edebiyat olayları kronolojik sırayla veriliyor, bu da on yıllar sonra bile dönemin atmosferini ve gelişen olayları anlamlandırmayı büyük ölçüde kolaylaştırıyor. 1980 yıllığının “Sunu” bölümünde, Aziz Nesin de yıllıkları çok faydalı bulduğunu dile getiriyor. Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı’nı kurumsallaştırarak kendisinden sonra da devam etmesini istiyor ama yıllıklar yayın hayatını ancak on yıl sürdürebiliyor. Bu yazıyla, Nesin Vakfı Edebiyat Yıllıklarının izinde öykücülüğümüzün on yılında neler yaşandığına kısa bir bakış sunacağız. Okumaya devam et

Hakan İşcen
Hakan İşcen’le Yitik Ülke Dergi için konuştuk.
Söyleşi: Kadir Aydemir
*
-Kitaplarınızın aklınıza doğuş hikâyelerini ve gerçeğe dönüşme yolculuğunu bizimle paylaşır mısınız?
Roman-Öykü-Şiir bağlamında değişik türlerde yazan biri olarak, her kitabın bendeki dürtüsü, yaratıcı kaynağı farklı gelişti. Bazısı yaşadığım veya topluca yaşadığımız bir olayla, bazısı sadece okuduğum veya birisinin dudaklarından dökülen bir sözle, bazısı da sevdiğim bir insanı kaybetmekle. Ama tüm bu başlangıçların düşünce olarak zihnimde somutlaşmasından sonra, hemen hemen bütün kitaplar aynı ortak süreci yaşadılar. Sanırım sinematografik bir zihnim var. Veya yazan çoğu insan için böyle, bilmiyorum. Ve bu imgesel kareler düşünceden çok, duyguyla gelişiyor ve netleşiyor. Bunda şiir yazmamın da etkisi olabilir. Yazacağım her neyse, önce zihnimde şekilleniyor; sanki bir film karesi. O kıvama eriştikten sonra, gerisi sadece emek ve sabır işçiliği. Önce kaba inşaat; defter, kalemle. Sonra ince işçilik, ekran ve klavye ile. Okumaya devam et
Nalân Tuntaş’la Yitik Ülke için konuştuk…
Söyleşi: Kadir Aydemir
*
-Kitaplarınızın aklınıza doğuş hikâyelerini ve gerçeğe dönüşme yolculuğunu bizimle paylaşır mısınız?
Konuların aklıma düşüşü her zaman aynı olmaz. Genellikle o sırada yaşadığım duygular beni o konuyu romana çevirmeme iter. ‘Zor Yıllar’ adlı kitabımın temelini ailem attı. Kurtuluş Savaşı’nda Kazım Karabekir’in Kolordusu’nda çatışan dedemin yaşamını yazma fikri ilk kez dayımdan çıktı. Kendisi de bir asker olarak aynı bölgede bulunmuştu. Madem kitap yazıyordum, dedemin yaşamını neden yazmayacaktım? Sağ olsun kendisi de bana çok ışık tuttu. Annemle teyzem de bu fikre gönülden katıldılar. Onlar da dedemin doğuda görev yaptığı birçok ildeki yaşamlarını anlattılar. Böylece aklıma giren fikri romana çevirme olasılığı doğmuştu. ‘Arşipel’in Çocukları’nda yine buna benzer bir şey oluştu. Dayım Kıbrıs Savaşı’nda binbaşı olarak görev almıştı. C 111 borda numaralı amfibi ana gemisinde görevlendirilen binbaşıydı ve harekâtı o yönetiyordu. Yine etkileyici bir konu karşısındaydım ve bu fırsatı elimden kaçıramazdım. Türklerin Kıbrıs’tan çekilmelerinin sonucunda konu kurguya dönüştü. Binbaşı Erkal’ın bir Ege adasına taşınıp orada geçirdiği günleri kurgulayıp yazdım. ‘Kasabanın Pençeleri’ adlı kitabın eskiye dalıp zihnimin Söke’de yaşadığım günlere yönelmesiyle aklıma düştü. İyisiyle, kötüsüyle bir kasabayı anlatabilirdim. Gerçi romanımda yer alan kasaba Anadolu içlerindeydi. Feodal bir yapısı vardı. İstanbul’da okuyan İzmirli bir kızın rastlantıyla o kasabaya gelin gidişiyle ilgiliydi. Kasaba sıkıcıydı, dağların arasında kalan karanlık bir yerdi, insanları kültürel açıdan gelişememişti. Kendinizi o kızın yerine koyun. Ailesi bu evliliğe karşı çıkmıştı. Dolayısıyla onlardan yardım istemesi olanaksızdı. Kitapta konu gitgide hareketlendi ve bir cinayetle roman sona yaklaştı. Okumaya devam et

David Hockney
Sönük araba; istop etmiş, çalışmayan araba demekmiş. Nereden bileyim?
“Abi sen hiç sönük araba kullandın mı?” diye sorunca bön bön baktım.
“Sönük araba kullandın mı hiç?” diye tekrar edince, tahmin ettim anlamını, ama doğrulamak için:
“Motoru çalışmayan araba mı?” dedim, “yok kullanmadım.”
“Direksiyonu gitlenir, dikkat etmen lazım, frenleri de dutmaz,” dedi, kaşlarını çatarak. Bilmeyişime mi kızdı, onu bu işle uğraştırmama mı, anlamadım.
Elin memleketinde eski püskü bir araba almışız zaten. Başımıza dert oldu. Hurdacıya gidecek.
“Çekme halatın da yoktur senin.” Var mı, diye sormaya bile gerek duymadı. Yoktu.
Arabasından uzunca bir kayış çıkardı. Onda da yokmuş işte. Kaşları iyice çatıldı. Arabamın önüne sırtüstü yatıp, ön tamponun altına doğru kendini ayaklarıyla geri geri iterek, başını tam tamponun altına soktu. İngilizce küfretti. Türkler arasında bir kuraldı bu. Yazılı olmayan bir kural. Bir aradayken edilen İngilizce küfürler, birbirimize edilmiş sayılmazdı. Dönerci İbo’nun dükkanında öğrenmiştim. Hatta İbo bizim ağza alınmayacak, galiz küfürleri İngilizceye çevirip söylerdi. İngilizce olunca sorun yok. Türkçe küfür edilince ortamdaki Türklere ya ayıp oluyor ya da birileri üstüne alınıyordu. Barış da ben üstüme alınmayayım diye İngilizce küfretti; halatı, daha doğrusu bende olmayan çekme halatı niyetine arabasından bulduğu kayışı benim arabanın ön tamponunun altındaki bir demire bağlarken. Okumaya devam et

Yitirilmiş Şeyler Arasında – Kadir Aydemir
Kadir Aydemir’in hemen her kitabında, doğayı içselleştiren, hatta onunla hemhal olmaya çalışan bir şiir dokusu var. İlk kitabı Sessizlik Bekçisi/Haikular’la (2002) başlayan bu süreç; Dikenler Sarayı (2003), Rüzgârla Saklı (2007), Soğuk Yazgı (2014) ve Otların Kalbi/Haikular’la 2022) devam eder. Japon edebiyatına özgü doğayı dillendiren bir tür olarak bilinen ‘haiku’nun, doğasal bilgeliğin ışıklı lirizmiyle Aydemir’in şiirinde pek güzel durduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki, kimi kitap adlarının yanında “Haikular” yan başlığını kullanmasına karşın, Soğuk Yazgı’da ayrıca bir “Haikular” bölümü olduğunu gözden kaçırmayalım. Böylece duyarlığına bir Şaman ruhunun sindiği ilişkilenmekle içselleştirmek arasındaki doğasal bağın, onda belirgin bir şiir karakteri olarak öne çıktığını gözden kaçırmayalım.
Son kitap Yitirilmiş Şeyler Arasında* estirilen soğuk yellere karşı külleri sıcak bir hüzne sığınırız dengede kalabilmek için. Nereden bakarsak bakalım, siyah-beyaz renklerin egemen olduğu bir geçişle karşı karşıyayız. Doğanın etkin renkleri siyahla beyaz arasında paylaştırılarak koruma altına alınmıştır sanki. Şair, taşkın renklerin ilk hâlini, yani pırıltılı ve çekici hâlini iyi bilir. Gerek iz takibinde gerekse onları konuşturmada hayli başarılı… Ayrıca altını çizdiğimiz külleri sıcak hüzne eşdeğer bir hevesten söz edebiliriz. Okumaya devam et

Harun Antakyalı
İstemsizce güldü, zeytin otelin yemek salonunun parke zemini boyunca sandalyesine doğru yuvarlanırken. Geniş salon salamanjenin apayrı bir yerinde bulunan masasında, tek başına oturan, yalnız bir konuktu; zeytinin düşüp ona doğru yuvarlandığı masa uzaktaydı. Bulunduğu açı onu doğrudan bir hedef haline getirmiyordu. Yine de o eğri-büğrü, yağlı şey, bir süre yol üstünde bir-iki tereddüt ettikten sonra, nihayet gelip ayağının kenarında durdu.
Davetkar, hatta sanki saldırgan bir edayla olduğu yere yerleşti. Eğildi, zeytini yerden alıp, düşüp geldiği masadaki kızın hatrına mümkün olduğu kadar ağırbaşlı davranarak, tabağının yanına, beyaz masa örtüsünün üstüne usulca bıraktı.
Sonra, başını kaldırıp kızla göz göze geldi ve çok da ağır başlı olmadan onun da güldüğünü fark etti. Ordövr tabağındakileri yerken, yanlış bir hareket yapıp zeytini düşürmüş olmalıydı. Adamın zeytini alıp tabağının yanına koyuşunu izledi. Gözlerini aniden başka tarafa çevirip annesine baktı, bir şey sorar gibi.
Olay kapanmıştı. Fakat o küçük, uzunca, etli zeytin, tabağının kenarında duruyordu. Parmaklarıyla oynamaya başladı. Yemeğini bitirene kadar parmakları kendiliğinden zeytinle oynadı durdu. Okumaya devam et

Mustafa Horasan
Kiremitleri ufalayıp ormanın ortasına dökmüşler, adı yürüyüş yolu olmuş. Yıllardır ayakkabılarımın tabanını boyuyor tozu. Her geçen sene biraz azalsa da istemiyorum o bulaşık renkli şeyi üzerimde taşımayı. Sonra eve git, ayakkabılarını makineye at, ona uygun renkte başka bir ayakkabı daha bul. Makine boşa çalışmasın çünkü. Suyu keyfimize göre harcamayalım. Hem az doldurunca kazana çarpa çarpa ağzı burnu şaşırıyor ayakkabılarımın. Kurutması peki? Kurumaz da kokarsa ne yapmak gerekir? Gördünüz mü kiremitlerin başıma ne işler açtığını!
Eğer bir gün kiremitler yüzünden ağlarsam bilin ki bu sadece kiremitler yüzünden değildir. Çünkü o ormanda içime kocaman taşlar oturtan bir sürü şey geliyor aklıma. Bir keresinde adamın biri atla çıkmıştı karşımıza. Üzerinde binici kıyafetleri, vay senin hobine tüküreyim diye sınıf kinimi yüklenmiştim. Karşıdan gelen başka bir adamın muhtemelen eşi ve yanındaki çocukların annesi olan kadına yüksek tonda söylediği sözleri anlamamış ama “…hep böylesin zaten” kısmında tam karşılarına denk gelmiştim. Senin de erkekliğine tüküreyim, dırdırın batsın. Başka bir gün de kendime tükürmüştüm. Köpeğim sevgilimle birlikte önümden yürüyordu. Onlara bakıp nedir senin derdin, işte sahip olduğun her şey gözünün önünde ışıldıyor, mutlu olmamak için kafanda neler uydurup duruyorsun diye. Okumaya devam et