Zippo – James Ross – Çeviren: Güneş Soybilgen

Mustafa Horasan

John, “Bir rüya gördüm. Sana anlatayım; birkaç arkadaşla bardayım, konuşuyoruz, içiyoruz. Cuma gecesi. Bar bayağı bir dolu. Çok gürültülü bir müzik çalıyor. Bira yüzünden çakırkeyfim, ama o kadar sarhoş da değilim. Tüm kızlar hoş görünüyor. Cebimde tüm geceyi böyle götürecek kadar param var. Anlarsın işte, her şey iyi,” dedi.

Camı indirdi ve devam etmeden önce derin bir nefes aldı.

“Sıra bende, bara gidiyorum, muazzam bir kalabalık var, ama siparişlerimi hemen alıyorum. Arkadaşlara içkilerini götürüp biramı almak için bara geri dönerken bu kıza sürtünüp geçiyorum. Daha doğrusu, o bana sürtünüp geçiyor. Ve gülümsemeler. Göz teması. Kendi kendime, ‘Gerçekten iyi bir gece olacak,’ diyorum. O an uyansaydım, gülerek uyanırdım. Rüyaları bilirsin, iyi rüyaları. Bir parçan bilir ki hepsi uydurmadır, ama gerçekten şanslıysan uyanmazsın. Her şey yolunda gider.

Sonra bir çocuk bara doğru yürüyor, önce onu görmüyorum, ama rüyam görüyor ya da belki de sadece sonradan hatırlıyorum. Öylesine çelimsiz bir çocuk, ama celallenmiş, gerçekten kızgın görünüyor ve elinde bir kova benzin taşıyor. Kalabalığı yara yara yürürken benzin de bir yandan çalkalanıyor. Okumaya devam et

Çeviri Öykü kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kadın mı, Kaplan mı? – Frank Stockton – Çeviren: Didem Çelenk

Mark Rothko

Çok eski zamanlarda, bir yanı barbar kalmış bir kral yaşardı. Fikirleri, uzaklardaki Latin komşularının da etkisiyle bir nebze yumuşuyor olsa da, barbar yanı hâlâ geniş, görkemli ve sınırsızdı. Hayal gücü taşkın, otoritesi ise karşı konulmazdı; öyle ki, aklına gelen her hevesi, iradesiyle gerçeğe dönüştürürdü. Kendine dönük olmaya meyilliydi ve bir konu üzerinde kendisiyle mutabakata vardığında, o iş muhakkak yapılırdı. Hem evde hem de devlet yönetimindeki düzen kesintisiz sürdüğünde, doğası yumuşak ve hoşgörülü olurdu; ancak ufak bir aksaklık belirdiğinde, herhangi bir çark yerinden oynadığında, daha da nazik ve sevecen bir hale bürünürdü. Zira eğriyi doğrultmaktan ve çıkıntı olanı ezip dümdüz etmekten aldığı haz hiçbir şeyle kıyaslanamazdı.

Barbarlığının törpülenmesine katkı sağlayan yabancı etkilerden biri de halk arenası fikriydi. Burada hem insanın hem de hayvanın cesaretini sergilediği gösterilerle, tebaasının zihni inceltilir ve eğitilirdi. Tebaasının zihinsel yetilerini geliştirmeye uygun bir amaç taşıyordu bu arena. Çevresini saran galerileri, gizemli mahzenleri ve görünmez geçitleriyle bu muazzam amfitiyatro, şiirsel adaletin bir aracıydı. Suçun cezası burada kesilir, erdem ise burada ödüllendirilirdi; üstelik, tarafsız ve bozulmaz bir kaderin hükmüyle. Okumaya devam et

Çeviri Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | 1 Yorum

İlkbahar Senfonisi – Yannis Ritsos – (Türkçede ilk kez Yitik Ülke’de) – Çeviren: Olga Okay

Yannis Ritsos

Yüzyılın tarihini şiir yolu ile okumak isterseniz, rahatlıkla söyleyebilirim ki Ritsos’un şiirleri bunun için idealdir. Hem yaşadığı dönemin tarihini, hem de bir anlamda kendi biyografisini şiir yoluyla sunar bize. Şiirlerinin yanı sıra, dokuz düz yazı/öykü, dört adet de tiyatro eseri kaleme almıştır. Ayrıca, sayısız çevirisi, kolektif ve bireysel çalışması bulunmaktadır. Şiir ve genel anlamda yazı kendisini besleyen en değerli kaynaktır. En önemlisi Ritsos bu kaynağı kendine saklamamış paylaşıp, bölüşmeyi de her zaman bilmiştir. Ergenliğinde tanışıp güvendiği ve benliğini borçlu olduğu şiir onu en iyi tanıma ve tanımlama yoludur.

1937-1943: Şiirde lirik patlamanın yaşandığı dönemdir. Modern bir lirizm ve serbest vezinle, cisimleri ete kemiğe büründürüp sürreal, yoğun duygu ve düşünce silsilesi oluşturuyor şair. Öfkeli bir hayal gücünün basit öğelerle sakinleşme hali diyebiliriz. Okumaya devam et

Çeviri Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

John Donne’dan Şiirler – Çeviren: Güneş Soybilgen

Stanley Spencer

Kimse ada değildir
Kendinden müsemma.
Herkes karanın bir parçası,
Bütünden bir parça.
Bir toprak parçası sürüklenecek olsa denize,
Azalır Avrupa.
Sürüklenen bir dağlık burun da olsa,
Dostunun evi,
Ya da kendi yuvan olsa da:
Her insanın ölümü eksiltir beni.
Çünkü ben içindeyim insanlığın.
Ve bu yüzden kimseye sorma
Çanlar kimin için çalıyor diye,
Senin için çalıyor. Okumaya devam et

Çeviri Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Temaşa – Şebnem Kutluca

Matisse

Yorgun eylül yağmuru, arnavutkaldırımını dövmeye başladığında birkaç kör kedi dışında kimsecikler yoktu Cebidelik Yokuşu’nda. İlk damlalar sükûnetle teşrif etmişse de  sonrasında telaşla yeryüzüne koşmaya başlayınca, yokuşun iki yanında dizili yağmur kadar yorgun evlerin pencerelerinden uzanan çekingen gölgeler, ipe dizili mahremlerini toplayıp çıktıkları gibi sessizce girdiler kovuklarına.

O gün tüm izleri silmeye kararlı yağmur, yokuşun tepesinden getirdiği çeri çöpü önüne katmış, hoplaya zıplaya akıyordu ana caddeye doğru. Kör kediler kırık dökük kaldırımda bir kapı eşiğine yayılmış, önlerinde resmi geçit yapan boş bira şişelerini, kuru yaprakları, naylon poşet ve paçavralarını gözlerini kırpmadan izliyorlardı. Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | 10 Yorum

Dev Kralın Tacı – Bergin Azer

Burhan Doğançay – Bergin Azer Koleksiyonu

Yemek masasının altına girdiğimde gözüm avizedeydi. Dedem devler diyarı kralının tacını kaçırmış, sonra onu ters çevirip avize yapmış. Emekleyerek masanın ortasında oturdum.

Halının desenlerinde parmağımı gezdirirken, arada masanın kenarından kafamı çıkarıp avizeye bakıyorum. Altın varaklı kollarına takılmış ampullerin ışığı, her zamanki gibi kristalleri parlatıyor.

Orta kısmı, gerçekten ters çevrilmiş taçtı… Acaba kral tacını arıyor mudur, yoksa yenisini mi yaptırmıştır? Sorabileceğim kimse yoktu. Dedem taşırken zorlandı mı acaba? Peki onu devler diyarından nasıl getirdi, sorsam anlatır mıydı? Belki gizli kalmasını istiyordur. O zaman ben nasıl biliyorum bunu?

Gözüm yemek masasının kalın oymalı bacaklarına takılıyor. Ne kadar güzel desenler, yapan ustanın aletlerinin izleri hafifçe belli. Babam anlatmıştı. Yıllar evvel, büyük ev yapılırken dedem özel yaptırmış; hazır almamış, zaten o zaman hazır bir şey yokmuş ki. Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | 2 Yorum

Aforizmalar

İnsan ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca hepsini kaybeder. Voltaire

Ateşin söylemeye çekindiğini söyle. Rene Char

Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli, çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli. Metin Altıok

Hayaller berraktır, gövdeleri ışıktan daha hafif. Sürerler bu cümlecik sürdüğü kadar. Octavio Paz

Her insan kendi adasında yaşar. Bertolt Brecht Okumaya devam et

Aforizmalar kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Sıradan – İnci Salkaya

Esther Roullette

“Kapıya vuruluyor duymuyor musunuz? Verin feneri verin, bu saatte pek hayırlı değil.” Fener bir iki göz kırptıktan sonra yandı. “Bok yiyenin pili gene bitiyor.”

Kemerli ocağın içindeki sobadan sızan ışık maviye çalıyor. Duvarlar is. Kesme taşlara çakılmış mıhlarda kulplu kazanlar asılı. Karşılıklı iki tahta sedirde döşekler serili. Birinde Mıstık’ın kardeşi uyumakta.

Nene kapıyı zorlanarak açtı. “Oy gözüne… Bu da şişti.” Eşiğe yığılmış kar içeriye döküldü.

Burnu mor. Kirpikleri buz tutmuş. Beyaz şal kafasına birkaç kez sarılmış. Omuzlarına dolaşık ipleri tutan parmakları siyah. Şişik. Dizlerine uzanan hırkasının önü yanlarından daha yukarıda. Feneri bir orasına bir burasına tutuyor. “Vah vah! İndir yükünü kızım, indir. Yalnız mısın?” İndirmeye yeltenmedi. İplere yapışmış parmakları kendiliğinden kurtuldu. Kolları fırlatılmış gibi bacaklarına çarptı. Sırtındaki odunlar döküldü. Vücudu geriye devrildi sonra iki büklüm öne eğildi. “Ih!” Ellerini kasıklarına götürdü. Hemen çekti. Ayalarıyla üst baldırlarını eziyor. Gerilmiş yanakları patlayacak gibi. “Ih!” “Ha kızım? Söyle. Eyleme onu. Gel kızım. Ey gidi dondun. Çıkar üstünü. Uy nenem. Oldun sucuk su. İki canlı mısın?” Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | 2 Yorum

Aramızdaki Kapı – Mieko Kawakami – Çeviren: Hatice Kurun

Nihal Martlı

Apartman dairem, bilmem kaç yıl önce inşa edilmiş, tek katlı, yan yana iki ayrı bölmeden oluşan, artık kimsenin yaşamadığı yıkık dökük evlerin arasında sıkışıp kalmış, eski bir ahşap binanın içinde yer alıyor. Birbirine yaslanmasalar çoktan çökmüş olacak üç eski barakayı gözünüzün önüne getirin; işte manzara tam da bu. Yaşam alanım, bir tatami [1] odası, tek gözlü bir ocakla yetinen minicik bir mutfak ve damlatan bir duş kabininden ibaret. Bir tane bile depolama alanı yok. Arka tarafta, çamaşır kurutmak için ayrılan daracık yer neredeyse tamamen klimayla kaplı ve arkamdaki evin duvarı üzerime doğru yaklaşıyormuş gibi hissettiriyor.

Ben taşındığımda yan dairede bir kadın yaşıyordu, ama emlakçı adını vermemişti; kapısındaki isimlik güneşte solmuş, boş ve sararmıştı. Onunla hiç muhabbetimiz olmadı. Tombulca bir kadındı; uzun ama bakımsız, dağınık saçları vardı, hep aynı kıyafetleri giyerdi. Yargılamak bana düşmez belki ama, düzenli bir hayatı olduğunu ya da temizliğe önem verdiğini söylemek zor. Onu ziyarete gelen de olmazdı. Onu her gördüğümde, kambur duruşunda hayata karşı kayıtsızlık mı vardı, bitkinlik mi, yoksa çoktan vazgeçmişlik mi, belki de hepsi birden, bunu ayırt edemesem de, o çökkün hâli bir şeyler fısıldardı bana. Okumaya devam et

Çeviri Öykü kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Saçlar Saçlar Saçlar – Kadir Aydemir

İbrahim Çiftçioğlu

Kapı kilidinin dili yerine oturdu, çelik yığın homurtuyla kapandı, evde ses bitti, terlikler söndü, buzdolabı durdu, dudak izi olan bardaklar bana bakıyordu, evdeki iki canlıdan biri uçan sinek diğeri de kaktüsümdü, kaktüs zaten lanetlenmişti biliyordum bunu, ama sinek bile sustu, oysa evde ses olmazsa yaşayamam ben, kendimle ne yapabilirim ki, zavallı bir et yığını, gittikçe kocayan bir beden; ayakta durdum, odaya baktım, hiçbir şey istemiyordu canım, dışarda yorgun bir yüzle seğirten eskici, camın ardında donan bir kedi, küçük bahçemde sürekli yaprak döken yenidünya, neden bilmem öylece kalmıştım sen gittiğinde, bir kusma isteği geldi, ya da ağlamam gerekliydi, evet tuz işe yarayabilirdi, ama ben ne yaptım, dünya sen pembe spor ayakkabılarını giyip evden çıktığında durmuştu zaten, eh, dedim, fişi prize takıp elektrik süpürgesini açmaktansa ellerimle tek tek topladım yere düşen saçlarını; saçlar çoktu, her yer saçtı, kızıl uzantılar, onlar sendin, gitmemiştin ki, benimleydin işte, beyaz bir kâğıt aldım lazer yazıcının önünden, masanın üzerinde biriktirdim topladıklarımı; onlarca saç, toplarken şaşırdım da doğrusu, yatak odası-çarşaf-yer-yastık-hol-mutfak-tuvalet derken neredeyse her yerde seni topladım, bunca saç yan yana gelince zayıf bir ışıltı saçıyordu, gidersen git, dedim sessizliğimi bozup, bir daha özlemem seni, hem neden özleyecekmişim ki? Ben konuşunca hayat normale döndü; kedi yere atladı, sineğin belirsiz vızıltısı havada dağıldı, ağaç rüzgâra tutundu, yapraklar döne döne düştü, eşya gergindi, bardakları çalkalayıp makineye koydum, saçları öpüp çöpe attım. Senin saçların bana iyi geliyordu. Yaşadığımı anlıyordum topladıkça. Çöpü dökmeye çıkmadım, üzerime bir yorgunluk çöktü birden. Morrissey’den bir şarkı açtım. Uyuyup kalmışım uzandığım yerde. Sonraki günlerde de evden ayrılmadım, çöp kovası dolana dek bekledim. Yeni anılara yer açtım. – Kadir Aydemir

Öykü kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın