
Pamela Colman Smith
Selin’in zoruyla geldiğimiz bu kafe, loş ışığı ve çürümüş ahşap kokusuyla sanki görünmez bir törenin eşiğindeydi. Elinde ahşap bir kutu taşıyan bir kadın masamıza yaklaştı. Belki gerginliğimden, belki de zamanın bir anlığına eğrilmesinden midir, bilinmez, o sırada ortama tuhaf bir uğultu yayıldı. Selin, gecelerime sızan rüyalar yüzünden sürüklemişti beni buraya.
Kadın kartları masaya yaydığında içimdeki gerginlik daha da sıkıştı. “Kartlar,” alçak bir sesle çıktı ağzından, “bilinçaltını okur.” Önümde renkler, figürler, çizgiler birbirine karışıyordu. İlk kartı çevirdi: Kule. Yıldırımla parçalanan taş duvarlar, boşluktan düşen insanlar… Gözümün önüne çocukluğumuzun mutfağı geldi. Annemin elinden kayıp düşen kavanozun tiz çığlığı, babamın kapıyı çarpıp gidişi. Dönmeyecek. Bizim ev de böyle yıkılmıştı, düşenlerin sesini hâlâ içimde duyuyorum.
Peşinden ikinci kart geldi: Aziz. Kadının sesi ağır ağır döküldü: “Gelenek, sabit fikir, muhafazakârlık.” “Babam,” dedim hemen. Sesli mi söyledim yoksa yalnızca içimden mi geçirdim, bilmiyordum. Neyi giymem gerektiğini, hangi mesleği seçeceğimi, hangi sesi taşıyacağımı, hangi sessizlikte kalacağımı hep o söyledi. Kendi sesim, onun gölgesinde boğuldu. Okumaya devam et







